14 Temmuz 2016 Perşembe

Konvansiyonel sinema ve yeni sinema

KONVANSİYONEL SİNEMA VE YENİ  SİNEMA ARASINDAKİ İLİŞKİ
Sinema sanatı yüzyılın başında yaygınlaşmaya başladı ve bütün dünyaya yayıldı. Kameranın durağan kareli biçiminden, hareket eden ve oynayan bi nesneye dönüşümüyle evrimini gerçekleştirdi. Dünyanın farklı yerlerinde aynı anda vizyona giren filmler ile insanlıkta ortak duygu oluşumunu sağlamaya başladı sinema.
Modern hayatta riayet edilmesi gereken en temel kavramlardan birisi sınırlardır. Sinema hem sinemayı kuşatan konvansiyonel sinema dilinin temrinleri hem de herkesin sınırlarını bilmesi esasına göre şekillenen modern kapitalist sistemin bir rıza kurumu olması münasebetiyle sınır kavramı ile içli dışlıdır. Sinemanın kendi sınırlarını belirleyen zaman, mekan ve insanın içinde bulunduğu bi sanat olan sinema sanatının sınıflanmış halini göreceğiz.
Konvansiyonel sinema ile hayata atılan sinema sanatı 1950 sonları ve 1960 larda  İtalya da ortaya çıkan neorealizm akımı ile kesintiye uğrar.
Kısıtlı bir zaman diliminde üretimini sürdürse de, bugün bile tüm dünyayı etkileyen Fransız Yeni Dalgası’nın başardığı en önemli şey de belki budur. Astruc’un öncelediği, Bazin ve Truffaut’nun kuramlaştırdığı Yeni Dalga, özü itibariyle tam da sinemayı ve sinema yapabilmeyi özgürleştiren bir pratik ortaya koyar. Büyük stüdyoların dışında, yıldız oyuncular olmadan, süslü diyaloglara ve pürüzsüz bir kurguya ihtiyaç duymadan da sinema yapılabileceğini, bunun için insana odaklanmanın yeterli olduğunun altını çizer. Fransız Yeni Dalgası’nı farklılaştıran şey, sinefil bir grup gencin heyecanından çok, sinemanın sanat dalı olarak imkânlarının genişliğinin ortaya konulmasıdır. Truffaut’nun çocukları, Chabrol’ün gençleri, Godard’ın kadınları bu doğrultuda bizlere sinema sanatının imkânlarının uçsuz bucaksızlığını müjdeler. Bir çocuğun da, 68 hareketinin fitilini ateşleyecek gençlerin de, hayat kadınlarının da bir filmin başkarakteri olabileceğini göstermelerinin yanında, bu karakterlerin iç dünyalarındaki zenginliği de bizlerle paylaşırlar.(1)

Bu akımın başlıca öncüleri arasında yer alan François Truffaut, Jean-Luc Godard, Éric Rohmer, Claude Chabrol ve Jacques Rivette Fransa’nın ünlü sinema dergisi Cahiers du cinéma’ya film eleştirileri yazarak sinemaya başlamışlardır. Grubun kurucularından olan sinema kuramcısı André Bazin Yeni Dalga hareketini etkileyen başlıca kaynaklardan biri olmuştu.(2)
Konvansiyonel sinemanın darlığı topluma ve insanlara insan için bi şeyler yapılması gerektiğini düşünmeye sevk etmiştir. Bununla beraber ortaya çıkan bu neorealist düşünce akımı sinema objektiflerini halkab sorunlara ve insanın gerçekliğine yöneltmiştir. Bununla birlikte yeni bi işlev kazanan sinema halka mal olmaya yöneldi.
Luchino Visconti nin 'tutku' filmi gerçekçi akımı başlatan film olarak kabul edilir. (1942)Luchino Visconti' nin Rucco ve Kardeşleri filminde kırsaldan kente göç eden kalabalık bir ailenin problemlerini ele alırken aynı zamanda kent kültürüne uyum sağlayamayan kardeşlerinin ve kendisinin geçim sıkıntısını gözler önüne seriyor.
bir diğer örnek ise François Truffaut un 400 Darbe adlı filmidir. Burda yoksul bir çocuğun yaşantısını konu aolan film sosyo-ekonomik durumu iyi olmayan alt sınıfın durumunu gözler önüne bütün çıplaklığıyla seriyor.
Aynı şekide Bisiklet Hırsızları da buna örnektir.Filmde Vittorio De Sica, II. Dünya Savaşı sonrası yoksul Roma atmosferi içerisinde, var olma mücadelesi veren sıradan bir işçi perspektifinden, umut, utanç ve yitiriliş üçgeni ekseninde insanlık durumunu gözler önüne sermektedir. Bir süredir işsiz olan Antonio Ricci'nin yeni işi için aldığı ve iş için çok gerekli olan bisikleti, bir afişi yapıştırdığı sırada çalınır. Polis hırsızı kendilerinin bulmalarını söyleyince Antonio ve 10 yaşındaki oğlu Roma’yı karış karış dolaşarak bisikleti ararlar.(3)
Dünyada etkilerinin olduğu gibi Türkiye de de bunun etkileri çok nettir. Bunun en iyi örneği Yılmaz Güney ve Ömer Kavur'dur. Umut ve Yol  da  bu sosyalist gerçekçiliğin etkilerini bize gözsteriyor.
Godard, bir söyleşisinde Hitchcock’un, Truffaut, Rohmer ve Chabrol tarafından doğru şekilde anlaşılmadığını, her üçünün de Hitchcock’u incelerken öncelikle filmlerindeki senaryo, gerilim öğeleri, tema ve dinselliği ele alış biçimlerine eğildiklerini, oysaki Hitchcock üzerine fikir yürütmek için öncelikle onun bir biçim yaratıcısı, bir ressam olduğu bilgisinden yola çıkıp konuşmaya başlanması gerektiğini söyler. Godard’a göre Hitchcock bir ressamdır: “Seyirciler, onun bir filminin daha ilk planını gördüklerinde, Hitchcock filmine geldiklerini anlar. Ancak büyük ressamlarda rastlayabileceğimiz bir tabloyla karşılaşırız hemen ve bu tablolar zinciri birbirine eklene eklene sürüp gider. (…) İnsanlardan, size bir Hitchcock filmini anlatmalarını isteyecek olun; kendilerine çarpıcı gelen bir görüntüden söz edeceklerdir. Hatta görüntü bile değil, bir nesneyi anlatacaklardır.”[2]([v] Jean Luc Godard, Godard Godard’ı Anlatıyor, çev. Aykut Derman, İstanbul: Metis Yayınları, 2008, s. 181.) Bilindiği üzere, Hitchcock çekeceği bir planın öncesinde, asistanlarını çekilecek olan mekâna gönderip yüzlerce fotoğraf çektirir. (4)
Dünya drama tarihinin ilk teorisi Aristotales’in Poetika’sında kurulmuştur. Tragedya soylu ve ünlü insanların tükettiği ve izlediği bir şeydir, kahramanların hikayesidir. Komedya ise avamın ve sıradan insanın tükettiği bir şeydir, diyerek komedyayı aşağılar. Ta ki yirminci yüzyılda bunu Brecht bulana kadar. Brecht dedi ki en son bu Aristotalesci estetik sınıflı kültürü arttırmaktadır. Komedya en devrimci silahtır demiştir. Komedya aslında çok yaratıcı bir alandırDünya ve Türkiye ye konvansiyonel sinemanın hakim olduğunu söyleyen yüksel aksu kalıpların kalkması gerektiğini savunur.(5)
Brecht aynı zamanda bir epik tiyatro yazarıdır.Brecht ile birlikte konvansiyonel sinemanın kalıplarından kurtulan beyaz perde izleyeni tartışmaya, yabancı olana, irdelemeye itmiştir. Jean-Luc Godard ile somutlaşan neorealizm sinema, insanı gerçekliğine ve var olana ulaştırmaktadır.
'Özdeşleşmiş ve kendi yaşamını unutma üzerine kurulu burjuva tiyatrosu uyuşturucu madde satıcısıdır' diyen brecht aslında konvansiyonel sinemanın insanları etkisi altına alan bir afyon olduğunu söyler.
Hollywood sinemasının da konvansiyonel sinema ile özdeşleştiği görülmüştür.
 “Kabaca Hollywood düşüncesi şu şekilde özetlenebilir: Tüm çaba ve harcamalar gerçeğe sahip çıkma adına değil, gerçeğin temsilcisi olmayı savlayan, bu görüntünün inandırıcılığını artırma adına yapılmalıdır”.(6)
Konvansiyonel sinemanın kahramanlarının tek tip olması şaşırtıcı değildir. Buradaki tek tip amacıyla istenilen seyircinin tek tip olan kahramanlarla kendisini bir tutup hayatında karşısına çıkan olayla özdeşleştirerek olaylara sihirli değnek etkisi yaratmaktır. Çözümlerini pembe odadan  veya saraydan çözümlere  bırakarak kendilerini bi handikapa sürüklüyor insanlar. Kimilerinin konvansiyonel sinemaya burjuva sineması veyahut endüstriyel sinema da dedikleri oluyor. Bunun sebebi sinemayı bir dağıtım kanalı olarak kullanmak ve bunu pazar haline getirmek kara dönüştürmektir. Bu da sinemayı ve insanı bir kar-zarar ilişkisi üzerinden yürüttüğü için gerçeklikten uzaklaştırır.
Seyirciye yorumlama ve beğenmeme hakkı da tanımayan konvansiyonel sinema hayal aleminde izleyiciyi gerilimin doruklarına karakterlerin yüksekliklerine taşıyarak haz duygusuna boğar. Bununla körleşir ve gerçekliği göremez hale gelir.
‘Ayak takımı, akıl yürütme işine burnunu soktuğu zaman, her şey kaybedilir’ demiş Voltaire 250 yıl önce söylenmiş olan bu söz konvansiyonel sinemanın da temelini aynı zamanda yeni gerçekçi akımında olmaması gerketiğinin altını çizer.
Her ne kadar Bergman, Tarkovski, Antonioni, Tarr  gibi yönetmenler izleyicilerinin filmlerini anlamasından ziyade o filmleri duyumsamasını istese de izleyiciyi tamamen perdedeki duruma odaklarlar.
Tarkovski’nin Stanislaw Lem’in romanından yola çıkarak senaryolaştırdığı Solaris filminde, pozitivizmin temsilcisi bilim adamlarının arkasındaki rafta Sokrates’in büstü’nün yer alması boşuna değildir. Pozitivizm salt aklın her şeye yetebileceğini söyleyerek  sınıfta kalmıştır. Ahlakın, vicdanın ve duygunun yer almadığı salt akıl her türlü sömürmeye, sömürülmeye, sömürtülmeye zemin sağlar. Dünyanın geldiği nokta salt aklın pozitivist yansılamalarıdır, tanrı ölmüş, insanlık kaybetmiştir. Yeni bir insanlık küllerinden doğar mı bilinmez. Tarkovski’nin tam tersi nihilist bir tavırla filmler yapmış gibi görünen Bela Tarr dahi; ‘’şayet filmlerimden tamamen kötümser bir tavır çıkarıyorsanız yanılırsınız, ben içinde bulunduğumuz durumun sorularını soruyorum, bundan olumsuz değil aksine olumlu bir düşünce oluşmasını arzularım ki umutlarımız yitmesin’’ demektedir.(7)
Konvansiyonel sinemadan bazı örnekler aşağıda belirtilmiştir.
Kubrick: 2001: Space Odyssey*, A Clockwork Orange*
Lynch: Lost Highway*, Mulholland Drive*, Eraserhead*, Blue Velwet, Twin Peaks: Fire Walk With Me
Aronofsky: Pi*, Requiem For A Dream
Nolan: Memento*, Following
Tarkovsky: Mirror*, Solyaris*
Trier: Breaking The Waves*, Dancer In The Dark, Element of Crime, Zentrope
Coens: The Man Who Wasn't There*
Bergman: Persona*, Seventh Seal
Fellini: 8 1/2
Kaufman: Eernal Sunshine of Spotless Mind*, Being John Malkovich*, Adaptation
KAYNAKÇA
1-http://www.hayalperdesi.net/vizyon-kritik/221-konvansiyonel-sinemaya-baskaldiri.aspx
2-https://okangul16.wordpress.com/2014/04/01/sinema-akimi-yeni-dalga-sinemasi/
3-https://tr.wikipedia.org/wiki/Bisiklet_H%C4%B1rs%C4%B1zlar%C4%B1
4-http://ikincikattansarkilar.blogspot.com.tr/
5-http://ikincikattansarkilar.blogspot.com.tr/
6-.Jean-Louis  Comolli,  «Teknik  ve  İdeoloji»,  Yakup  Barokas, Çağdaş Sinema, Sayı  1, s. 28
7-.http://www.yalcinsavuran.com/yalcinsavuran.com/yalcinsavuransinemayokumak.html

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder