3 Ekim 2017 Salı

Sonra


Görmeyeli utançtan ayakların nasıl yürüyeceğini unutmuştu. 
Üzmemişti
Soğuk kışların etütlerini uzaktan hasretle bölüşürdük 
Bize ait şarkılarda uykuya dalardık
Ayakkabımı seviyorum diye kızıyorsun
Ben de kadınlaşmana
İyi olanı farklı olanı
Duyumsuyoruz 
Paola ile doluyordu uyurken ruhlarımız 
Rüzgarda salınan kötü asılmış pankartlara ifrit olurduk birlikte 
Yılanların derilerini değiştirme süresi esamemiz olurdu gülmemizin 
Bugün okudum İranlı bi kadın tanımışsın
Bugün duydum hengamelerden yorulmuşsun
Bugün öğrendim anne olmaktan korkmuş ve sevmişsin
Dün uydurduk yüzlerimizin maskelerini
Yakıştı bize 
İçinde çocuklarını öldürmek istemeyen adamlar için çırpınıyoruz 
Kör inanıyorduk ya da sağır görüyorduk 
Hüznümüz dünyanın derdini azaltır cinstendi.
Bizi ben olmakla suçlardık 
Cinsiyet ayrımı yapıyorsun arada 
Örneğin dün gece gelmedin 
Bugün de hırsıma yenik düşüp gittim 

Gelmeyi umut etmedik sayemizde yorgun susuyorum...

16 Mayıs 2017 Salı

Asîmanê bêsitûn

Tav ji bo me dernakeve
Nexweşî dûr nebû
Êşa evînîya pîrek xwelî ser
Deng dida me
Gava hildikşîya roj
Rihê me pêva diçû
Kesek nikare
Xwe bide ber vî bagerê
Bager bagera jîyana meye
Kuşte kuşta cağreyê hestûyên  bavê min
Daristana diqeland
Ger ku şabûna min
 Ji eysanê xwedê rebî ye
Şîva me tevê kûçikan û sane
Qeta nanê sêlê
Qehra xwe hildide,
Ser zimanen me,
Ête, êwî
Li kolan dengê hevalşîvan dikşe guhê melan
Rêya dûrve tê dengê fîzara pîrê serhedê
Min mala wan bela dikira
Ewan  mejîyan dihelanda
Wênekî hîvê bi asîmana meva zeliqî
Rengê zîva spîda
Ji bo me bêwelatîya re
Şîn danîye
Di roja nemirda dayîkên ku li ber
benda  mirêna ku ji destê lawikê têye
Yeka ku li hêvîya me nîne
Dixwezin bijîn ...

15 Nisan 2017 Cumartesi

Martı



Bir zamanlar hiçbir geminin ve insanın yanaşmayacağı ada ve sahillerinde bir martı yaşardı. On sekiz yılda ne kadar gemi gelmiş ve geçmişse hep ürkmüştür. Bu yüzden ürkek martı karar vermiştir. On sekiz yılın sonunda gelecek gemiden korkmayacaktı. Günler günleri ürküsünü aştıracak hiçbir hareket olmadı. En nihayetinde gelecektir. Kararını unutmuştu. Ürküsünü de. Tam da böyle bir zamanda kendini o kadar güzel bir geminin ardında giderken buldu ki varlığının ürküsüne tapmış korka korka milim milim bir gidişti…
Ürkek martının hayatını önemsemeden girdiği bu yolda korku sarmıştır tüylerini, gagasını, taşlığını… ama karar karardı.
Gemi nereye ürkek oraya ola ki bir gün rota saparsa  bilir ki son nefesinden de olur. Kaptırdı kanadını pervanesine geminin. Sonunu düşünmeden huşu içinde orgazm olmuştur gemiyi ve hayran hayran gemiyi izler sonunu beklerken. Duralayan gemi nihayet farketmiştir onu. Sarmış çelik dudakları ile koklamıştır onu. O kadar sıkmıştır ki ürkek martıyı,  gemi cansız nefesiyle hiç hissetmemiştir kırılacağının… çaresizliğini sevdiğim ürkek martı…
Geldi, gitti

Sevdi, sevişti, soğudu…

AKŞAM SAATİ



İşte yine gece !
Dilini bilmediğim bir ülkede gibiyim
Su gibi
Son vapur saati gibi
Kayıplardayım
Şakaklarım, ellerim kayıp
Sağım, solum yok
Belki de ölmüşüm
Üstelik kan kusmuşum
Koşuşmuşum yayvan tarlada
Kan ter olmuş da
Son anda karaya ayak basmışım
Bastığım yer yokluk
Ana kara çok uzakta
Salkım söğüt dalında salınmakta
İki kadın sessizce hesap yapıyorlardı
Bir yeminin kaç metre çektiğini
Kaç litre derinliğine gittiğini
Saçlarına kaç ağırlık takmak gerektiğini
Çaylar gözlerimin neminden alırken demini
Huzurum soluklandığım evimdi
Döşemede kayan yüreğimin sesi
Gümbürdüyordu
Asimanda
Düşüncesi uzaklarda olanın sesi.
Sıcaklık,
Gökyüzünün siyah kristalliğini hiç eritmeyecek gibi askıda
Akşam saatidir;
Katillerin bağışlandığı
Rembetikoların huzur demi
İyinin kötülüğün boş sözler olduğu sanılan andır.
Her şey bir unutkanlıktı kısa  ve yoğun

Kısacıktı ve serindi akşam saati...

14 Nisan 2017 Cuma

Ters Yüzen Balıklar


Sonra gene kalkıp bakarsın. Boş bir odanın sınırlarında dönüp dolaşıp bakarsın. Bir kadının ağlamaklı gözlerine bakarsın. Eksikliklerin kadınca yanlarından geçer dalarsın. Derin yaralara bakarsın; kusursuz fondötenlere, iyi yazılmış kitaplara ve diplomalara, ardından minibüs şoförlerine,  restorantta  “yemek kaça?” dediği için kışkışlanan adamın sırtından İstanbul’a, otobanın kenarında unutulmuş insanlığa bakarsın.  Dalarsın korkunç kabuslarına ve muhabbetlerine. Sarhoşluğunla bile orada olamazsın. Kalkarsın, tuvalette burnundan dudaklarına dudaklarından dişlerine akan bir kan ırmağı vardır, sevinirsin. Tüm yaşantında sana en samimi gelmiş şey, yine hastalığın olur orada. Hastalığına sevinirsin. Kan ırmakta balıklar geri geri yüzer. Yüzüne gülümsersin...

Ruh ve nesne



Sıkıca sarılmış ummanlar kocuklarına
Baharın yalaza gibi geçmesine kimsenin gönlü razı gelmezdi
Beklenti ve gerçekler birbirini karşılamayınca
Ortaya yıkım çıkardı
İlişkilerin tekliği güzelliğini belirtmekteydi oysaki.
Dünyanın çirkefliğine
Dahası kofluğuna batmış her canlı gibi.
İşte yorgun ve mecalsiz ruhlar
Toplanıyor buna karşın
Birinin, birilerinin yakasına yapışacaklar
Huzurun hakkının istencine
Çok yakında da  mahsun nesneler
Yıllar sonra birikmişliğin tecridini kusacaktılar
Yokoluşun benimsenmediği
Yerde kaldı yokluğu
Perşembeyi cumaya bağlayan her gecede
Yoksunluk çıban gibi
Baş gösterecekti
Birer ikişer yol alıyorlardı sahiplerine,
İstekle ve esefle gelen  heyecanlar
Utanırdı sahibinden
Karşılığı olmazdı
Yarın veya dün
Dünki yarın sırf bugüne tekabül ettiği içindi her şey…
                                                                                    

23 Mart 2017 Perşembe

Sancı












Ovada akşam huzur doğurur
Dağda sancılı korkular
Gündüz korkmamayı
Üşümeyip korkmayı
Gece ile isterim.
Ovaların açtığı oyuklar
Yüksek olanı benliğinde saklar
Gündüzün gözü olsaydı
Mağaralar bende.
Hatırlanmaya şayan
Ninemin anıları
Çîroklara bağlanırdım annemle
Dağda olmak var ya şimdi

Ne güzel olurdu dağda olma

Fizyoanatomi doğuşu

   Adem
Değmeseydi dudaklarım topuklarına
Anlayamazdın kulak memelerimi
Çekmeseydin saçımı koparırcasına
Bilmezdim
Doğuracağının sancısını

 Havva
Doğuracağımın sancısını ben bilmezim
Değdi sonunda dudakların topuklarıma
Anladım her türlü memelerini
Çekmeseydin saçımı koparırcasına
Bilemezdim
Doğuracağımın sancısını 

2 Mart 2017 Perşembe

Kent

Arabanın içinden gelen sesler onu alıp uzaklara taşıyordu. Sıra sıra uzanamayan dağların ardındaki kenti merak ediyordu. Dengbêjlerin sesiyle de biraz daha kürtçe düşlüyordu. Arabadan yükselen kürtçe küfürlere yüzü kızarıyordu her seferinde olduğu gibi. Ama koca adamların bu ayıptan nasiplerini almadığı o kadar bariz ki katıla katıla gülerek birbirlerine sırt veriyorlardı. Uzun uzun bayırların ağaçsızlığına baktı. Bir zamanlar hep ormanmış buralar derdi nenesi. Topraklar rengini gösteriyordu. Sonbahara merhaba diyordu. Korkularını yenmiş askerler gibi seyrek ağaçlar da bu havaya eşlik ediyordu. ..
İlk kez gideceği kenti o kadar çok merak ediyordu ki sabırsızlıktan çişi gelmeye başlamıştı. Babasının bacaklarının arasına sığınıyordu ve sıkıyordu kendisini. Şehre giden yolda birinci köyü geçmişlerdi. Hayatında görmüş olduğu ikinci yerleşim alanıydı. Bundan böyle gidip geleceği her yolda önden ikinci ve sondan ikinci olacaktı burası. Ve onu hüsrana uğratmıştı. Çünkü köylerinden bir farkı yoktu. Hatta onun köyü daha güzeldi. Fakat bundan sonraki köy onun hayallerini süsleyen kent köylerine benziyordu. Babasına orasının adını sordu. Babası da her geçtiği yerin adını sıkılmadan tarif ediyordu. Güleç yüzlü adamdı. Dört tekerleğin onu götüreceği yer dillere destan şehirdi. Şehir demek çorap demekti. Vazelin demekti. Pasta demek oluyordu. Çok araba demekti. Belkide okuduğu kitaplar demekti. Kebap demekti. Babasının her gelişindeki kokusuydu kent. Yaşlarının verdiği heyecansızlığa şaşıyordu. Çünkü arabada ondan başka sabırsızlanmıyordu kimse. Niye kimse gidilecek yer hakkında konuşmuyordu. Yoksa gideceği yer güzel değil miydi? Hayal ettiği yerde onun köyüne mi benziyordu. Büyükler yalan söylemezdi ki… Sadece susuyorlardı. Soru da sorulmaz ki şimdi bunlara. Hay Allah ! İçine bir kurt düştü. Sabırsızlığı korkuya dönüştü. Minibüs köyleri ve dağları aşmıştı artık. Yavaş yavaş son dağdan iniyorlardı. Çatılı evler vardı. Bunlar mükemmeldi. Tıpkı televizyondaki gibiydi. Kocaman bir köprüyü geçtiler. Dereleri bile daha büyüktü. Sağdaki yol çok geniş devam ediyordu. Yolun pürüzsüz olduğunu söylememişlerdi. Karakol ise nefret doldurdu içini. Sebebini bilse de herkes gibi korkuyordu onlara samimiyetle bakmaya. Çünkü nefreti daha güzeldi onlara karşı. Karakolun önünde durdu araba. Şoför silahını karakola teslim edip geldi. Bu adam çok tehlikeliydi.  Silah taşımak bunu gösteriyordu.  Yola devam ediyorlardı. Bir inişli bir çıkışlı yollar yoktu bu yolda. Üstelik çok hızlı gidiyorlardı. Uçuyor hissi uyandırıyordu içinde. Babasına sordu. Babası yolun asfalt olduğunu söyledi. Daha kenti görmeden onun hızlı olduğunu öğrenecekti. İki saatlik yoldan sonra kentin kırmızı –beyaz çatıları gözünü kamaştırıyordu. Her yerde dükkanlar vardı. Her yerde başı açık kadınlar vardı. Arabalar çok hızlıydı gerçekten. Uçmak başını döndürmüştü. Başı dönüyordu bu kadar çok dans eden insandan. Hayatında en fazla 300 kişi görmemiş tanımamıştı oysaki. Kentin kent olması bundandı demek.
Hastaneye gitmişlerdi. Bu üzüyordu. Çünkü brocella olmuştu. Hastalığının adı buydu. Ayak topuklarına basamıyordu. Oyunlara katılamıyordu uzun süredir. Arka arkaya babasıyla yürüyordu sokakta. Babasına yetişemiyordu. Ayağına vurmuştu brocella topuklarına ağrı saplıyordu. Adı çok farklıydı. Bu meretin ağrısı da farklıydı. Babası onu kucağına aldı. Ama o üzülmüyordu. Çünkü kenti görmüştü. Arkadaşları hep gelmişlerdi. O ise ilk defa gelmişti. Mutluydu hasta olduğu için. Dondurma diye bir şey yemişler. O da mutlaka yemeliydi. Sonra arkadaşları renkli tokalar almışlardı. O da mutlaka almalıydı. Alır mıydı? Babası alırdı. Babası onu severdi. O da bunu bilirdi. Tekrar hastaneye döndüklerinde ıslanmışlardı yağan yağmur yüzünden. Zaten üzerindeki T-shirt arkadaşınındı. Yeniydi. O da ıslanınca ağlamaya başladı. Hastanedeki hemşireler onu bugüne dek duymadığı görmediği hareketler ve konuşmalarla nazikçe avuttular. Böyle nazik olmaları onları çok samimiyetsiz gösteriyordu. Doktor ise babasının Türkçesine gülüyordu. Bu durum babasını sinirlendirdi. Ve başladı bağırmaya. Halbuki babam her şeyi anlar ve konuşurdu.  He heyt! Babama bakın hele! Diye böbürleniyordu. İçinden kabaran göğsü ile babasının pantolunundan tutarak eczaneye gittiler. Bir sürü kap vardı. Hepsi ilaçtı. Eczacı daha bir iyiydi o kocaman binanın içindekilerine nazaran. Böyle geliştiği için mutluydu olaylardan. Bunu eve gittiğimde nasıl anlatırım diye düşündü. Doğrusunu bilen babası olduğu içindi bütün bunlar.
Şimdiden bir sürü şey duymuştu. Görmüştü. Camileri çok ilginçti. Hepsinin yanında uzayan bir kule vardı. Ve çatıları yoktu. Camilerin üzeri yuvarlaktı. Kendi camileri böyle değildi. Günde üç defa imamın yanına giderdi kuran dersi için. Hepsinin içinde ilk o bitirdi kuranı.  Ezanlar okunmaya başlandı. Bir değil iki değil onlarca ezan. İlk kez rahatsız oldu. Çoklu ezan sesi gürültü yapıyordu ona. Bu düşüncesini kimseye söylemeyecekti. Ezandan rahatsız olmak. Tövbe haşa! Allah çok kızar. Zaten düşünüpte söylemediği çok şey oluyordu. Bazen annesi namaza kalkınca o da uyanırdı. Yatakta düşünürdü. O zamanlar içinden Allah’a kızar küfrederdi. Hemen korkardı bundan. Hemen özür diliyordu. Allah’tan. Onu affederdi ne de olsa. Her günahın affı vardır derler ya ondan. Kıçı kaşındığı zaman ilaç alırdı babası. Bağırsaktaki tenyalar kaşıtırdı. Günde bir defa sabah uyanırken içilecekti o da tok karına. Annesi namaza kalkınca onu da kaldırır bir parça ekmek koyardı ağzına onun üzerine dayardı bu ilacı. O ilacın tadı çok hoşuna gidiyordu. Gözü pek bir büyüktü. Ama uykudan mı yoksa bu ilaçtan mı şişiyordu hiçbir zaman bilemezdi.

Babası camiye namaz kılmaya gitti. Onu da kahveye bıraktı. Ona oralet istedi. Küçük olduğundan kimse bakmıyordu. Yıllar sonra gideceği her kahvede yılanın derisini ilk defa gören köylü gibi sertel sertel bakacaklardı. Saat 16:00’dı. Eve dönmek farzdı. Ne çok istiyordu günüz gözüyle gördüğü kenti de gece görebilmek. Ama yok. Elbette dönmelilerdi. Yolda kime ne anlatacağını tasarlıyordu. Çünkü bugün içinde ne yaşadıysa hepsi kafasına çivilenmişti…

24 Şubat 2017 Cuma

Uyku...

Uyudu. Sonunda gözkapaklarını kapayabildi. Berbat  ve saman sarısı bir yatakta. bu ana gelebilmeyi çok istemişti. Kafasına balyozla vura vura. Yanında yatan güzel kadının yerinde olmayı ne çok isterdi. Birden ayağa fırladı. Karşısında sabit duran yaratığı 5 saniye sonra farketti. Ona bakıyordu. Garipsiyordu onu. Bu da nerden çıktı! Kimse yoktu etrafta. Bunu mu istemişti. En son uyumuştu. Neler oluyordu. Duran şey her şeyi yutmaya başlamıştı. Sıra ona geliyordu. Tabana kuvvet koşuyordu. Soluklar nefesini kesmeye yetiyorsu. Göğsünde bir bonbardıman yaşanıyordu. Bu yaratık onu yiyemesede. Çok koştuktan sonra ki bu korku ile ölen şah atların ölümüne götürecekti kendisini. At gibi olduğunu gördü. İnanılmazdı o bir attı. En sevdiği hayvan olmuş. At olması ona peşindeki şeyi bile küçük gördürdü bir an. Dört bacağı iki uzun kulağı…  Dişi bir attı. Ne kadar güzel olduğunu görmek istiyordu. O anda yunan mitlerinden fırlamış olan yaratığın ona istekle , aşkla bakmakta olduğunu gördü. Nasıl arzuluyordu. Gözleri yeşillerden çalıp getiriyor zümrüt renklerine götürüyordu. Bir an arzusu şu oldu. Bu camgözlerle birlikte olabilmek. Çiftleşse onunla kısrak mı olurdu? İnsan mı? Yoksa iki ayaklı, üç gözlü at götlü bir şey mi olurdu? Ormana ne zaman gelmişti? Bu sudan kana kana içmek istiyorum. Suyun parlaklığında kendini görüyordu. Muhteşemdi. Ve gülüyordu. Beyaz yeleli dişi at ona.
Uyandı. Hemde irkilerek. Kendisini bembeyaz çarşaflar içerisinde göbekli ve terli bir arap kadınla sevişirken buldu. Çirkin kadınla? Şimdi de dünyanın kadifesi tenine dolanmış bir kadınla oluyordu. Şövalyelerin edasıyla hem de. Pencereden dışarısını gördü. Orman yoktu. Sadece çöl ve akrepler..
Bağırarak saman sarısı yataktan kendisini attı. Kavrayamadı. Duraladı. Göz kapağını kapattı. Rüya içinde  rüya … bitse miydi?  Bitse miydi? Teredütte kaldı. Rüyaların sonucuna göre ikilem yaşardı. Ama istediği bir şey yoktu o an. O an istemediği bir şey de yoktu. Yatakta uzanan beyaz ve dolgun göğüslü kadın gözlerini araladı. Dudağında bir tebessüm belirdi. Seviyordu bu kirli yüzlü adamı. Onu döverdi. Sövgüleri ona işlerdi. Dövmelenirdi sövgüler vücudunun bütün noktalarında. Gene de severdi bu adamı. Sırf bu yüzden de dayak yemişliği vardı. Ayda bir traş olurdu. Şöyle düşünürdü. Yüzü ne kadar kirli kalırsa ruhu da o kadar berrak. Bu onun tutunmasıydı. Saatlerce uyumaya çalışırdı. Kadın uyutmak için defalarca güzel şeyler mırıldanır.  Her uyku seansında ona masajlar yapardı rahatlasın diye. Tatmin olmadığı yerde memnuniyetsizliğini de eksik etmezdi. Aksiliği uykusundan daha zordu. Bu gece de uyayamadı belli. Kan ter içinde yatakta olmayışı ve bir ara at gibi kişneyişi onu ele vermişti. Adam çok yorgundu. Ve uykusuzdu.

Gecenin sabaha çalmak üzere olan renginden buharlar yükseliyordu. Mahçuptu. Kendine karşı. Yine uyutamamıştı kendisini. Kızgındı. Yanında yatan sürtük iyi gelmiyordu ona. Aylardır temizlenmeyen camdan içeriye ışık numuneleri akın etmeye başladı. Lekeli yüzünde hissettiği ışığı alıp beyninin en ücra köşesine iletti. Bugün yine gözlerim açık kalacak. Kokan evdeki koku onu kendi kokusundan daha fazla rahatsız ederdi. Bu dakikadan sonra duramazdı. Rutubet onu ve uykularını tutsak ederdi. Halbuki uykuları ona kaçışlar armağan ediyordu. Her gece uğradığı kadına da onu. Terler içindeki içliği bir zamanlar(iki sene evvel) beyazdı. Islanmıştı. Kadın kalkıp omuzlarından tuttu onu. İrkildi. Dönmedi ona. Dokunduğu yeri öptü. Üperti geçti adamın bedeninden. Boynunu öptü bu sefer de. Yavaş. Yavaş. Kulak memesini… gözünü…dudaklarının kenarına yakalaşan dudaklar hissetti. Birleştiği yerde yüzüne tokadı indirdi. Neye uğradığını şaşırdı. Neye uğramıştı. Gözünün yanında çakılan elektrik gibi  fırladı yana. Kadının saçını kavradığı gibi yere kapaklandırdı. Düşüş sesi ve hırıltısından başka yerdeki parkenin gıcırtısını duydu. Yerden kalkmaya çalışıken karnına, memelerine tekme savurdu. Kalkmaya çalışıyordu. Kolundan tutup ranzanın üstüne attı kadını. Kesik kesik hıçkırık sesi vardı sadece. Tokatın sebebi sadece öfkesiydi. Sonraki hareketleri kestiremiyordu halbuki öpmeli miydi? Ceset kokuyor  içim. Böyle düşündü. Kadına vurmaya devam etti. Karşılık yoktu. Vermek istemiyor muydu? Zaptedilmesi zor olan bir at gibi kadının üzerinde tepiniyordu. Sinirleri kulakları ve ellerinden boşalıyordu. Öfke krizi yakışıyordu bu sabaha. Dışarısı onları umursamıyordu. Hiç kimse umursamıyordu. Avına hayran kaplan gibi saldırmaya devam etti. İki hayvan ancak bu kadar olurdu. Hissiz. Yoruldu. Bu kadın onu yormuştu. İlgisizlik yordu onu. Onun bu hali onu yönlendiren pusula oluyordu….