2 Mart 2017 Perşembe

Kent

Arabanın içinden gelen sesler onu alıp uzaklara taşıyordu. Sıra sıra uzanamayan dağların ardındaki kenti merak ediyordu. Dengbêjlerin sesiyle de biraz daha kürtçe düşlüyordu. Arabadan yükselen kürtçe küfürlere yüzü kızarıyordu her seferinde olduğu gibi. Ama koca adamların bu ayıptan nasiplerini almadığı o kadar bariz ki katıla katıla gülerek birbirlerine sırt veriyorlardı. Uzun uzun bayırların ağaçsızlığına baktı. Bir zamanlar hep ormanmış buralar derdi nenesi. Topraklar rengini gösteriyordu. Sonbahara merhaba diyordu. Korkularını yenmiş askerler gibi seyrek ağaçlar da bu havaya eşlik ediyordu. ..
İlk kez gideceği kenti o kadar çok merak ediyordu ki sabırsızlıktan çişi gelmeye başlamıştı. Babasının bacaklarının arasına sığınıyordu ve sıkıyordu kendisini. Şehre giden yolda birinci köyü geçmişlerdi. Hayatında görmüş olduğu ikinci yerleşim alanıydı. Bundan böyle gidip geleceği her yolda önden ikinci ve sondan ikinci olacaktı burası. Ve onu hüsrana uğratmıştı. Çünkü köylerinden bir farkı yoktu. Hatta onun köyü daha güzeldi. Fakat bundan sonraki köy onun hayallerini süsleyen kent köylerine benziyordu. Babasına orasının adını sordu. Babası da her geçtiği yerin adını sıkılmadan tarif ediyordu. Güleç yüzlü adamdı. Dört tekerleğin onu götüreceği yer dillere destan şehirdi. Şehir demek çorap demekti. Vazelin demekti. Pasta demek oluyordu. Çok araba demekti. Belkide okuduğu kitaplar demekti. Kebap demekti. Babasının her gelişindeki kokusuydu kent. Yaşlarının verdiği heyecansızlığa şaşıyordu. Çünkü arabada ondan başka sabırsızlanmıyordu kimse. Niye kimse gidilecek yer hakkında konuşmuyordu. Yoksa gideceği yer güzel değil miydi? Hayal ettiği yerde onun köyüne mi benziyordu. Büyükler yalan söylemezdi ki… Sadece susuyorlardı. Soru da sorulmaz ki şimdi bunlara. Hay Allah ! İçine bir kurt düştü. Sabırsızlığı korkuya dönüştü. Minibüs köyleri ve dağları aşmıştı artık. Yavaş yavaş son dağdan iniyorlardı. Çatılı evler vardı. Bunlar mükemmeldi. Tıpkı televizyondaki gibiydi. Kocaman bir köprüyü geçtiler. Dereleri bile daha büyüktü. Sağdaki yol çok geniş devam ediyordu. Yolun pürüzsüz olduğunu söylememişlerdi. Karakol ise nefret doldurdu içini. Sebebini bilse de herkes gibi korkuyordu onlara samimiyetle bakmaya. Çünkü nefreti daha güzeldi onlara karşı. Karakolun önünde durdu araba. Şoför silahını karakola teslim edip geldi. Bu adam çok tehlikeliydi.  Silah taşımak bunu gösteriyordu.  Yola devam ediyorlardı. Bir inişli bir çıkışlı yollar yoktu bu yolda. Üstelik çok hızlı gidiyorlardı. Uçuyor hissi uyandırıyordu içinde. Babasına sordu. Babası yolun asfalt olduğunu söyledi. Daha kenti görmeden onun hızlı olduğunu öğrenecekti. İki saatlik yoldan sonra kentin kırmızı –beyaz çatıları gözünü kamaştırıyordu. Her yerde dükkanlar vardı. Her yerde başı açık kadınlar vardı. Arabalar çok hızlıydı gerçekten. Uçmak başını döndürmüştü. Başı dönüyordu bu kadar çok dans eden insandan. Hayatında en fazla 300 kişi görmemiş tanımamıştı oysaki. Kentin kent olması bundandı demek.
Hastaneye gitmişlerdi. Bu üzüyordu. Çünkü brocella olmuştu. Hastalığının adı buydu. Ayak topuklarına basamıyordu. Oyunlara katılamıyordu uzun süredir. Arka arkaya babasıyla yürüyordu sokakta. Babasına yetişemiyordu. Ayağına vurmuştu brocella topuklarına ağrı saplıyordu. Adı çok farklıydı. Bu meretin ağrısı da farklıydı. Babası onu kucağına aldı. Ama o üzülmüyordu. Çünkü kenti görmüştü. Arkadaşları hep gelmişlerdi. O ise ilk defa gelmişti. Mutluydu hasta olduğu için. Dondurma diye bir şey yemişler. O da mutlaka yemeliydi. Sonra arkadaşları renkli tokalar almışlardı. O da mutlaka almalıydı. Alır mıydı? Babası alırdı. Babası onu severdi. O da bunu bilirdi. Tekrar hastaneye döndüklerinde ıslanmışlardı yağan yağmur yüzünden. Zaten üzerindeki T-shirt arkadaşınındı. Yeniydi. O da ıslanınca ağlamaya başladı. Hastanedeki hemşireler onu bugüne dek duymadığı görmediği hareketler ve konuşmalarla nazikçe avuttular. Böyle nazik olmaları onları çok samimiyetsiz gösteriyordu. Doktor ise babasının Türkçesine gülüyordu. Bu durum babasını sinirlendirdi. Ve başladı bağırmaya. Halbuki babam her şeyi anlar ve konuşurdu.  He heyt! Babama bakın hele! Diye böbürleniyordu. İçinden kabaran göğsü ile babasının pantolunundan tutarak eczaneye gittiler. Bir sürü kap vardı. Hepsi ilaçtı. Eczacı daha bir iyiydi o kocaman binanın içindekilerine nazaran. Böyle geliştiği için mutluydu olaylardan. Bunu eve gittiğimde nasıl anlatırım diye düşündü. Doğrusunu bilen babası olduğu içindi bütün bunlar.
Şimdiden bir sürü şey duymuştu. Görmüştü. Camileri çok ilginçti. Hepsinin yanında uzayan bir kule vardı. Ve çatıları yoktu. Camilerin üzeri yuvarlaktı. Kendi camileri böyle değildi. Günde üç defa imamın yanına giderdi kuran dersi için. Hepsinin içinde ilk o bitirdi kuranı.  Ezanlar okunmaya başlandı. Bir değil iki değil onlarca ezan. İlk kez rahatsız oldu. Çoklu ezan sesi gürültü yapıyordu ona. Bu düşüncesini kimseye söylemeyecekti. Ezandan rahatsız olmak. Tövbe haşa! Allah çok kızar. Zaten düşünüpte söylemediği çok şey oluyordu. Bazen annesi namaza kalkınca o da uyanırdı. Yatakta düşünürdü. O zamanlar içinden Allah’a kızar küfrederdi. Hemen korkardı bundan. Hemen özür diliyordu. Allah’tan. Onu affederdi ne de olsa. Her günahın affı vardır derler ya ondan. Kıçı kaşındığı zaman ilaç alırdı babası. Bağırsaktaki tenyalar kaşıtırdı. Günde bir defa sabah uyanırken içilecekti o da tok karına. Annesi namaza kalkınca onu da kaldırır bir parça ekmek koyardı ağzına onun üzerine dayardı bu ilacı. O ilacın tadı çok hoşuna gidiyordu. Gözü pek bir büyüktü. Ama uykudan mı yoksa bu ilaçtan mı şişiyordu hiçbir zaman bilemezdi.

Babası camiye namaz kılmaya gitti. Onu da kahveye bıraktı. Ona oralet istedi. Küçük olduğundan kimse bakmıyordu. Yıllar sonra gideceği her kahvede yılanın derisini ilk defa gören köylü gibi sertel sertel bakacaklardı. Saat 16:00’dı. Eve dönmek farzdı. Ne çok istiyordu günüz gözüyle gördüğü kenti de gece görebilmek. Ama yok. Elbette dönmelilerdi. Yolda kime ne anlatacağını tasarlıyordu. Çünkü bugün içinde ne yaşadıysa hepsi kafasına çivilenmişti…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder