Arabanın
içinden gelen sesler onu alıp uzaklara taşıyordu. Sıra sıra uzanamayan dağların
ardındaki kenti merak ediyordu. Dengbêjlerin sesiyle de biraz daha kürtçe
düşlüyordu. Arabadan yükselen kürtçe küfürlere yüzü kızarıyordu her seferinde
olduğu gibi. Ama koca adamların bu ayıptan nasiplerini almadığı o kadar bariz
ki katıla katıla gülerek birbirlerine sırt veriyorlardı. Uzun uzun bayırların
ağaçsızlığına baktı. Bir zamanlar hep ormanmış buralar derdi nenesi. Topraklar
rengini gösteriyordu. Sonbahara merhaba diyordu. Korkularını yenmiş askerler
gibi seyrek ağaçlar da bu havaya eşlik ediyordu. ..
İlk kez
gideceği kenti o kadar çok merak ediyordu ki sabırsızlıktan çişi gelmeye
başlamıştı. Babasının bacaklarının arasına sığınıyordu ve sıkıyordu kendisini.
Şehre giden yolda birinci köyü geçmişlerdi. Hayatında görmüş olduğu ikinci
yerleşim alanıydı. Bundan böyle gidip geleceği her yolda önden ikinci ve sondan
ikinci olacaktı burası. Ve onu hüsrana uğratmıştı. Çünkü köylerinden bir farkı yoktu.
Hatta onun köyü daha güzeldi. Fakat bundan sonraki köy onun hayallerini
süsleyen kent köylerine benziyordu. Babasına orasının adını sordu. Babası da
her geçtiği yerin adını sıkılmadan tarif ediyordu. Güleç yüzlü adamdı. Dört
tekerleğin onu götüreceği yer dillere destan şehirdi. Şehir demek çorap
demekti. Vazelin demekti. Pasta demek oluyordu. Çok araba demekti. Belkide
okuduğu kitaplar demekti. Kebap demekti. Babasının her gelişindeki kokusuydu
kent. Yaşlarının verdiği heyecansızlığa şaşıyordu. Çünkü arabada ondan başka
sabırsızlanmıyordu kimse. Niye kimse gidilecek yer hakkında konuşmuyordu. Yoksa
gideceği yer güzel değil miydi? Hayal ettiği yerde onun köyüne mi benziyordu.
Büyükler yalan söylemezdi ki… Sadece susuyorlardı. Soru da sorulmaz ki şimdi
bunlara. Hay Allah ! İçine bir kurt düştü. Sabırsızlığı korkuya dönüştü.
Minibüs köyleri ve dağları aşmıştı artık. Yavaş yavaş son dağdan iniyorlardı.
Çatılı evler vardı. Bunlar mükemmeldi. Tıpkı televizyondaki gibiydi. Kocaman
bir köprüyü geçtiler. Dereleri bile daha büyüktü. Sağdaki yol çok geniş devam
ediyordu. Yolun pürüzsüz olduğunu söylememişlerdi. Karakol ise nefret doldurdu
içini. Sebebini bilse de herkes gibi korkuyordu onlara samimiyetle bakmaya.
Çünkü nefreti daha güzeldi onlara karşı. Karakolun önünde durdu araba. Şoför
silahını karakola teslim edip geldi. Bu adam çok tehlikeliydi. Silah taşımak bunu gösteriyordu. Yola devam ediyorlardı. Bir inişli bir
çıkışlı yollar yoktu bu yolda. Üstelik çok hızlı gidiyorlardı. Uçuyor hissi
uyandırıyordu içinde. Babasına sordu. Babası yolun asfalt olduğunu söyledi.
Daha kenti görmeden onun hızlı olduğunu öğrenecekti. İki saatlik yoldan sonra
kentin kırmızı –beyaz çatıları gözünü kamaştırıyordu. Her yerde dükkanlar
vardı. Her yerde başı açık kadınlar vardı. Arabalar çok hızlıydı gerçekten.
Uçmak başını döndürmüştü. Başı dönüyordu bu kadar çok dans eden insandan.
Hayatında en fazla 300 kişi görmemiş tanımamıştı oysaki. Kentin kent olması
bundandı demek.
Hastaneye gitmişlerdi. Bu üzüyordu. Çünkü brocella
olmuştu. Hastalığının adı buydu. Ayak topuklarına basamıyordu. Oyunlara
katılamıyordu uzun süredir. Arka arkaya babasıyla yürüyordu sokakta. Babasına
yetişemiyordu. Ayağına vurmuştu brocella topuklarına ağrı saplıyordu. Adı çok
farklıydı. Bu meretin ağrısı da farklıydı. Babası onu kucağına aldı. Ama o
üzülmüyordu. Çünkü kenti görmüştü. Arkadaşları hep gelmişlerdi. O ise ilk defa
gelmişti. Mutluydu hasta olduğu için. Dondurma diye bir şey yemişler. O da
mutlaka yemeliydi. Sonra arkadaşları renkli tokalar almışlardı. O da mutlaka
almalıydı. Alır mıydı? Babası alırdı. Babası onu severdi. O da bunu bilirdi. Tekrar
hastaneye döndüklerinde ıslanmışlardı yağan yağmur yüzünden. Zaten üzerindeki
T-shirt arkadaşınındı. Yeniydi. O da ıslanınca ağlamaya başladı. Hastanedeki
hemşireler onu bugüne dek duymadığı görmediği hareketler ve konuşmalarla
nazikçe avuttular. Böyle nazik olmaları onları çok samimiyetsiz gösteriyordu.
Doktor ise babasının Türkçesine gülüyordu. Bu durum babasını sinirlendirdi. Ve
başladı bağırmaya. Halbuki babam her şeyi anlar ve konuşurdu. He heyt! Babama bakın hele! Diye
böbürleniyordu. İçinden kabaran göğsü ile babasının pantolunundan tutarak
eczaneye gittiler. Bir sürü kap vardı. Hepsi ilaçtı. Eczacı daha bir iyiydi o
kocaman binanın içindekilerine nazaran. Böyle geliştiği için mutluydu
olaylardan. Bunu eve gittiğimde nasıl anlatırım diye düşündü. Doğrusunu bilen
babası olduğu içindi bütün bunlar.
Şimdiden bir
sürü şey duymuştu. Görmüştü. Camileri çok ilginçti. Hepsinin yanında uzayan bir
kule vardı. Ve çatıları yoktu. Camilerin üzeri yuvarlaktı. Kendi camileri böyle
değildi. Günde üç defa imamın yanına giderdi kuran dersi için. Hepsinin içinde
ilk o bitirdi kuranı. Ezanlar okunmaya
başlandı. Bir değil iki değil onlarca ezan. İlk kez rahatsız oldu. Çoklu ezan
sesi gürültü yapıyordu ona. Bu düşüncesini kimseye söylemeyecekti. Ezandan
rahatsız olmak. Tövbe haşa! Allah çok kızar. Zaten düşünüpte söylemediği çok
şey oluyordu. Bazen annesi namaza kalkınca o da uyanırdı. Yatakta düşünürdü. O
zamanlar içinden Allah’a kızar küfrederdi. Hemen korkardı bundan. Hemen özür
diliyordu. Allah’tan. Onu affederdi ne de olsa. Her günahın affı vardır derler
ya ondan. Kıçı kaşındığı zaman ilaç alırdı babası. Bağırsaktaki tenyalar
kaşıtırdı. Günde bir defa sabah uyanırken içilecekti o da tok karına. Annesi
namaza kalkınca onu da kaldırır bir parça ekmek koyardı ağzına onun üzerine
dayardı bu ilacı. O ilacın tadı çok hoşuna gidiyordu. Gözü pek bir büyüktü. Ama
uykudan mı yoksa bu ilaçtan mı şişiyordu hiçbir zaman bilemezdi.
Babası
camiye namaz kılmaya gitti. Onu da kahveye bıraktı. Ona oralet istedi. Küçük
olduğundan kimse bakmıyordu. Yıllar sonra gideceği her kahvede yılanın derisini
ilk defa gören köylü gibi sertel sertel bakacaklardı. Saat 16:00’dı. Eve dönmek
farzdı. Ne çok istiyordu günüz gözüyle gördüğü kenti de gece görebilmek. Ama
yok. Elbette dönmelilerdi. Yolda kime ne anlatacağını tasarlıyordu. Çünkü bugün
içinde ne yaşadıysa hepsi kafasına çivilenmişti…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder